« Önceki |

29/8/2008

Göz görünce bir kez geriye ne kalır...

           
Bütün aşk hikayelerinin en unutulmaz ve heyecan verici sahnesi, sevenin sevgiliye ilk baktığı andır şüphesiz. Daha doğrusu, onun yüzünü ilk gördüğü vakit. Aşıktaki içsel değişimin başladığı an, gözün sevgiliye ilk takıldığı saniye dilimidir ve aşığın bütün biyografisi, bu ilk bakışın öncesi ve sonrasından ibarettir.
Bir ilk bakış KADERİN KAZAYA DÖNÜŞTÜĞÜ EN KUTLU DEMİ YÜKLENMİŞTİR.
Kalpte ateşin yükselmesi, aklın ve sabrın ateşe düşmesi o ilk bakışla başlar. Kılıcın kınından sıyrılması yahut okun yaydan fırlamasıdır bu. Sevgilinin yüzü kınında bir kılıç yahut sadakta bir yay gibidir; bakış onu kınından ve sadağından çıkarır. Kınından çıkan her kılıç yahut yaydan çıkan her ok gibi artık o da öldürmeye yönelir.

        Aşk, aşığın gönül toprağında filizlenecek bir sarmaşıktır. İlk bakış, bu sarmaşık tohumunun aşık gönlüne ekilmesinden ibarettir. Artık o tohumun nasıl yetkinleşeceği, git gide nasıl gür dallar vereceği ve aşığın bedenini nasıl kaplayıp onu kurutacağı; aşık ile maşukun kaderlerine ve karşılaşacakları hadiselere bağlıdır.
        İlk bakış ancak yüz aynasına çarparsa aşka dönüşür, çünkü sevgilinin başka hiçbir uzvu, hiçbir güzelliği onun yüzü kadar aşka kapı aralayamamaktadır.
        Hüsrev, Şirin'i gölde yıkanmış, saçını tararken gördüğünde onun yüzü saçları arasında gizli ve Hüsrev'e sırtı dönüktür. Şirin'in kendisini seyreden şehzadeden haberi yoktur. Fakat ansızın önemli bir şey olur ve Şirin saçlarını yana atar, işte Hüsrev için;
 DOLUNAYIN GECEDEN ÇIKMASI YAHUT OKUN YAYDAN FIRLAMASI BU ANDA GERÇEKLEŞİR.

Sevgilinin yüzü mü; aşk yangınını alevlendiren ilk kıvılcımdır,
Aşığın kalbi mi, ilk bakıştan sonra suda titreyen bir mehtap?

Göz... Savaşı başlatan haberci...
Bakış... Elde olmayan kader; ilahi kaza.
Ve Aşk... Kalple göz arasında kutlu bir hadise...

Çoook sonraları kalp göze diyecektir ki "beni bu onulmaz derde iten sensin, safayı sen sürdün, acıyı ben çektim, nimet senin zahmet benim oldu, sen sevinirken kaygılanan ben oldum, bakışlarını artırdıkça sen dertlerimi çoğalttın benim, zafere eren sen hezimete uğrayan ben, sen emirlerine itaat edilen hükümdar oldun, ben senin peşinde koşan tebaan. Sen emir, ben esir. Melik iken Memluk (kul) ettin beni." sonra devam eder:
"Ey göz! Sen ikisin, ben birim. İki kişinin bir ferde saldırıp öldürmesi zulüm değil de nedir?!!!... Şimdi ağla o halde; ettiğin zulmün cezasını çek bakalım!"
Göz buna karşılık Ayet-i Kerime ile cevap verir;
"Gerçek şu ki; gözler kör olmaz, ancak sinelerdeki kalpler kör olur!" (Hacc, 46)

İskender PALA 

6/8/2008

AŞK...Kalma Dağınıklığını Bir Ömürce Toplayamamış Aklımın Tek He


 

Aşk;
Göğün En Karanlık Ve En Parlak Köşesinde Yalnızlığa Tutuşmamışsa Saklı Kaderin...
Kalma Gözlerimin ''Yeşil''inde Ve ''Kahve''sinde...
Git...

Aşk;
Sureti Griliğe Tutsak Bir Es'Te Kilitli Değilse Kokun Ve Nef(es)in,İnceliğine Dolanmamışsa Sızın...
Kalma ''Hiç''Liğe Katık Ettiğim Dolambaçsız Hüzünlerimde...
Git...

Aşk;
Suskun Bir İsimde,''An''Lık Nöbetlerde Parçalayacaksan ''Vuslat''ı Ve Hırkasız Bir Ayaza Teslim Edeceksen Ruhunu...
Kalma Dağınıklığını Bir Ömürce Toplayamamış Aklımın Tek Hecelik Sesinde...
Git...

Aşk;
Kendinden Daha Az Ve ''O''ndan Daha Çok Biriktirmeyeceksen ''Sevda'' Toprağını Ve Her Mevsimde Sarıp Sarmalamayacaksan Ucunu Bucağını Yaratmış Olduğun ''Tek'' Bir Yüreği...
Kalma Cennet Bahçesinin Toprağını İlk Öpen Yağmur Damlasında...
Git...

Aşk;
Dudaklarımda Apansızlığa Yol Verecek Bir Hikayeyle Başlatıp Sonlandıracaksan Adını Ve Bir Kurşun'a Gark Ederek Kanınla Boyayacaksan Gecemi Ve Sabahımı...
Kalma Hicrana Hediye Ettiğim Nakaratlarımda Ve O Çok Sevdiğim Şarkılarımda...
Git...

Aşk;
Ardımda Bıraktığım Yaşamı Bir Uçurumun Kenarında Rüzgarlara Mağlup Sürükleyeceksen Bir Kez Daha Oradan Oraya...
Kalma Yana Yakıla Ettiğim Duaların ''Sen''inle Adımlanan Her Bir Kalp Atışında...
Git...

Aşk;
Ellerimde Tükenmiş Ve Küllenmiş Bir Mazide ''Yine Ve Yeniden'' Sahne Alacaksa Hazin Hecelerim Ve Tek Bir Damlasında Boğulacağım Bir Okyanus Alıp Götürecekse Uzaklara Ait Ruhumu...
Kalma Mecalsiz Rüyalarımda Ve Sana Dair Bir Türlü Kapatmama İzin Vermediğin Yaralarımda...
Git...

Aşk;
Bir Şairin Kıvılcımsız Alevinde Aslını Yaktığı İki Satırlık Kelimelerin Gölgelerini Bir Kez Daha ''Galip'' Kazımayacaksan Silüetine...
Kalma Yüreğimin Resmini Kara Bir Mürekkeple Çizdiğim Son Dizelerimde...
Git...

4/8/2008

...gitmek...

Bugünlerde herkes gitmek istiyor.
Küçük bir sahil kasabasına,
bir başka ülkeye, dağlara, uzaklara…

Hayatından memnun olan yok.
Kiminle konuşsam aynı şey…
Herşeyi, herkesi bırakıp gitme isteği.

Öyle ‘’yanına almak istediği üç şey'’ falan yok.


Bir kendisi.

Bu yeter zaten.
Herşeyi, herkesi götürdün demektir.
Keşke kendini bırakıp gidebilse insan.

Ama olmuyor.

Hadi kendimize razıyız diyelim, öteki de olmuyor.

Yani herşeyi yüzüstü bırakmak göze alınamıyor.

Böyle gidiyor işte.
Bir yanımız ‘’kalk gidelim'’,
öbür yanımız "otur'’ diyor.

‘’Otur'’ diyen kazanıyor.
O yan kalabalık zira.
İş, güç, sorumluluk, çoluk çocuk, aile,
güvende olma duygusu…

En kötüsü alışkanlık.

Alışkanlığın verdiği rahatlık,
monotonluğun doğurduğu bıkkınlığı yeniyor.

Kalıyoruz.

Kuş olup uçmak isterken ağaç olup kök salıyoruz.

Evlenmeler…

Bir çocuk daha doğurmalar…

Borçlara girmeler…

İşi büyütmeler…

Bir köpek bile bizi uçmaktan alıkoyabiliyor.

Misal, ben…

Kapıdaki Rex’i bırakıp gidemiyorum.
Değil bu şehirden gitmek,
iki sokak öteye taşınamıyorum.
Alıp götürsem gelmez ki.. .

Bütün sokağın köpeği olduğunun farkında.
Herkes onu, o herkesi seviyor.

Hangi birimizle gitsin?

‘’Sırtında yumurta küfesi olmak'’ diye bir deyim vardır ;
evet, sırtımızda yumurta küfesi var hepimizin.
Kendi imalatımız küfeler.

Ama eğreti de yaşanmaz ki bu dünyada.
Ölüm var zira.
Ölüme inat tutunmak lazım.
İnadına kök salmak lazım.

Bari ufak kaçışlar yapabilsek.

Var tabii yapanlar. Ama az.
Sadece kaymak tabakası.
Hepimiz kaçabilsek…
Bütçe, zaman, keyif… Denk olsa.
Gün içinde mesela…
Küçücük gitmeler yapabilsek.

Ne mümkün.

Sabah 09.00, akşam 18.00.

Sonra başka mecburiyetler.

Sıkışıp kaldık.

Sırf yeme, içme, barınmanın bedeli
bu kadar ağır olmamalı.

Hayatta kalabilmek için bir ömür veriyoruz.

Bir ömür karşılığı bir ömür yani.

Ne saçma.

Bahar mıdır bizi bu hale getiren?

Galiba.

BEN HER BAHAR AŞIK OLMAM AMA
HER BAHAR GİTMEK İSTERİM

Gittiğim olmadı hiç.

Ama bu kez giderim kim bilir,

BELKİ BİR YÜREĞE...

10/7/2008

ah çocuk... ah sevgili...


 

akdeniz gülüşlü bir çocuk olsaydın
ağzının kıyısında uçarılıklar biriktiren
yüzünde bin bir haylazlıkla sevseydin beni
yüreğinden beyaz kuşlar uçardı yüreğime
dokundukça portakal çiçekleri dökerdi
sevilmekten ürpertili dingin gövden
 
ah çocuk ...ah sevgili ...
sözlerin aşkı anımsatsa da
gülüşünde onmaz acılar gizli
....

8/1/2007

GİZLİCE SEVGİLİM...

Rüyalar bile geceleri bekler

Gizlice

görünmek için

Yüreğimdesin, saklısında içimin

Gizlice sevgilim

 

Kimse

bilmesin üzgünlüğümü

Taşırım ölümüm gibi bu duyguyu

En gizli kuytularında ömrümün

Bir yer var gizlice sevgilimin uyuduğu

 

Gizlice sevgilim, yaşam kadar acı

Canımı tutuşturan özlem gibi

Özlüyorum derin yokoluşta

Gizlice sevgilimi

7/1/2007

AŞK BİLİNMEZLİKTİR...



Aşk, bilinmezliktir, ancak yüreğin derinliklerinde yatar...
Bir adam bir dostuna ''İŞTE SEVDİĞİM KADIN'' dediği an herşey biter...

TOLSTOY

29/12/2006

...

29/12/2006

uyan... aşk kapıya dayandı

uyan...
hazan uyandı...
yer, gök, yaprak
nevbahara boyandı.
dünyaya bir mevsim dikildi
tepeden tırnağa, yeni baştan.
kayıtsız kalınmaz ki mucizelere,
uyan,
aşk
kapına dayandı...

28/12/2006

...



Her baktığımda, ilk defa görüyormuşum gibi...


Ama; kendimden bile önce tanıdığım...


Her saniye yeniden doğmak gibi...


Ama, asırlardır süren...


Kışa dönmeyen sonbahar; derin, duygulu...


Yaza dönmeyen ilkbahar; serin, coşkulu...


•••


Ilık avuçlarında, kar taneleri...


Güneş sıcağı, gözleri...


Ve sözleri...


Ve sesi...


•••


Böyle olmalı aşkın tarifi...


Ki, tarif edilememeli...


•••


"Resmini çiz!" deseler...


Bacası tüten bir ev belki...


Belki gece yarısı terkedilmiş bir şiir...


Veya kaldırımların kanına giren...


Aşkın ayak sesleri...


•••


"Resmini çiz!" deseler...


Her köşe başı ıhlamur kokar...


Yağmur kokar...


"Resmini çiz!" deseler...


Şehit akıncının dudaklarındaki tebessüm...


Veya...


Gecenin koynuna bırakılan gözyaşları...


Gizli ve mahcup...


•••


Aşk, istemektir belki...


Belki bir ticaret; pazarlıksız...


Bedeli kalbinizdir... Bedeli herşeydir...


Sonrası bir uzun yolculuk...


Sonrası; nasip!


•••


Tarifini sorsalar....


Her baktığımda, ilk defa görüyormuşum gibi...


Az kalsın ölüyormuşum gibi...


16/12/2006

SONSUZLUĞA YOLCULUK...

Uyandım. Gün daha doğmamıştı. Perdeyi aralayıp, şöyle bir süzdüm sessiz sokakları, kızarmaya durmuş gökyüzünü. Düşündüm; ne olurdu bu sabah uyanmasam, yürümesem sokakları? Ya da hiç açmasam perdelerimi, günışığı girmese odama gün boyu? Arkadaşlarımı aramasam, kimseyle konuşmasam?

Ne mümkün? Bir kere kucaklamış dünya beni. Daha doğar doğmaz annem, babam, kardeşlerim kucaklamış beni. Yavaş yavaş herşey, herkes bir sevgi halkası olmuş etrafımda. Sonra sonra ben de kucaklamışım dünyayı, herkesi, herşeyi. Sevdiklerim, arkadaşlarım olmuş. Bir küçük çiçek, bir günışığı, mavi gökyüzü, bulutlar... gelmiş, kalbime taht kurmuş.

Yaşadıkça, gördükçe, tattıkça daha bir kuvvetlenmiş herşeyin tahtı kalbimde. Duygularım çevreme iyice kök salmış. Kopmaz olmuşuz sevdiklerim ve ben. Her biri bir parçam olmuş. Benden birer parça. Sıkı sıkıya kucaklaşmışız herşeyle. İnsanlarla, kâinatla, dünya ile.

Ama dönen bir dünyayı kucaklamışım. Durmayan, dönen bir dünyayı. Evet, dünya dönüyor. Hem de sevdiklerimle birlikte. Her sabah gözbebeklerime doldurduğum sevgili güneşimi, sevgili günışıklarıyla alıyor, veda ettiriyor. Ardında ufkun hüzünlü kızıllığını bırakarak. Çiçeklerimi, yapraklarımı alıyor, sonbaharın alacakaranlığına döküyor ölgün, solgun bir halde. Sevdiklerimi alıyor yıllar, ölen her tanıdığımla, kalbimde kurduğum sevgi sarayından bir tuğla düşüyor. Ömür binam yıkılmaya yüz tutuyor. Biliyorum, bir gün beni de alacak. Beni sevdiklerimden, sevdiklerimi benden koparacak. Benim ömür binam yıkılacak, torunlarımınkinden ise bir tuğla düşecek. Belki ağır bir tuğla.

Ne güneşten, ne yapraktan ayrı kalmak istemiyorum aslında. Öyle ki, her birisinden ayrılırken bile tekrar kavuşacağım anın hasretiyle teselli ediyorum kendimi. Evet, evet, akşamın kızıllığı ufku kapladığında karşı ufuktan şafak kızıllığını görmüş gibi oluyorum. Hele karanlık herşeyi iyice gizlediğinde, sabahın sıcacık hasreti sarıyor içimi. Dalından kopup, toprağı kucaklayan her yaprakta ilkbaharın yeşilliğini hayal ediyorum. Sararmış her yaprak, sonbahar rüzgârlarıyla bahara savruluyor hayalimde. Sevdiğim biriyle ayrılırken, hep tekrar buluşacağımız vakti konuşuyoruz. Hep "Görüşmek üzere!" ayrılıyoruz, nedense.

Sahi, neden illâ da buluşmak isteriz? Hep beraber olmayı, birlikte kalmayı arzularız? Bir defa da, "Hiç görüşmemek üzere" ayrılsak ya?

Olmuyor işte. Sevgi ve hiç buluşmamak bir arada yaşayamıyor. Sevdiklerimizle beraber olmak istiyoruz. Beraber olamayacaklarımızı sevemiyoruz.

Eğer gerçekten seviyorsak, sevdiğimizle bir daha görüşmemek aklımıza sığmaz. Bir daha kavuşmamacasına ayrı kalmayı kalbimiz taşıyamaz. Taşıyorsa sevmiyor demektir, seviyorsa zaten taşıyamaz.

Ne zaman tatlı bir menekşe kokusu duysam, bir an çocukluğumun baharlarına kayar hayalim. Gelecek baharların menekşelerini düşünürüm. Belki, menekşe kokusuyla beraberliğimiz sadece bir an sürecek. Belki biraz sonra solacak, bitecek. Ama hiç önemi yok. Hiç solmayan bir menekşeyi, geçmiş baharın menekşelerini geçiriyorum zihnimden sıra sıra. Anlık menekşeyi o baharlara iliştiriyorum. Kokusunu o baharlara katıyorum. Bir anlık beraberliğimiz kanatlanıyor. Şu ânın daracık vadisinden gelecek ve geçmişin geniş ovasına uçuyoruz beraberce. Hayalimde benim ölümsüz, menekşenin solmaz olduğu bir ülke kuruyorum. Menekşeyi ortasına koyuyor, orada seviyor, orada okşuyorum. Şu ânın gelip geçiciliğini hissetmiyorum bile. Yine kavuşmak, "Buluşmak üzere!" ayrılıyorum menekşeden. Başka türlüsüne razı değil gönlüm.

Ama "Nereye kadar bu ülkenin sınırları?" diyeceksiniz. Bir gün gelecek, herşey ölümün soğuk duvarına dayanacak. O gün gelecek, kokladığım gül kokusu sonuncusu olacak. Biliyorum, ayrılacağım dünyadan, herşeyden. Ama bir daha buluşmamacasına mı? Baharları bir daha görmemecesine mi? Çiçekleri bir daha koklamamacasına mı?

Hayır, gönlüm buna da razı değil. Böyle bir ölümü istemiyorum. Siz de istemezsiniz. Bir serçe kuşu olsaydık, belki böylesine razı olurduk. Hani bir ağacın yaprakları arasında geçmiş anlardan kopuk, geleceğimizden habersiz yaşıyor olsaydık, ölümün ayrılığını hiç hissetmeden. Gamsız tasasız, kedersiz; günümüzü gün, anımızı an edebilirdik belki. Gelip geçiciliğini bir tarafa bırakıp, her ânımızın keyfini çıkarabilirdik belki. Ayrılık acısı saplanmadan her buluşmamızın tadını çıkarabilirdik doyasıya. Çünkü buluştuğumuzda ayrılacağımızı bilmez, bilemezdik. Yediklerimizi bitecek endişesi olmadan yer, sadece bittiğinde üzülür, üzüntümüzü geçmişte bırakıp gider, eskiden kaybettiklerimizin elemini taşımazdık kalbimizde.

Ne çare geçmişi de, geleceği de kalbimizde taşıyoruz işte. Geçmişte kaybettiklerimizin kalbimizdeki yeri boş hâlâ. Şu an herkesi kucaklarken, bir gün gelip teker teker hepsinden ayrılacağımızı biliyoruz. Geçmişin elemleri, geleceğin endişeleri var kalbimizde. Ve hepsi de şu anda. Ne geçmişin elemleri geçmişte, ne de geleceğin endişeleri gelecekte. Hepsi gelmiş, şu ânımızın kapısına dayanmış. Biricik "şimdi"mizin kalbine saplanmış. Açıkçası, sadece ayrılırken duymuyoruz ayrılığın acısını. Ayrılmış olmanın da, ayrılacak olmanın da sancısını duyarız şimdi, şu an. Ölümü de şimdi düşünürüz.

Ölüm eğer "Bir daha buluşmamak!" ise, bir daha buluşmayacak olmanın acısını şimdiden duyarız. Şu ânımızda yaşarız hiçliği, yokluğu. "Şimdi"mize komşu olur hiçlik. Şimdinin lezzetleri solmuş, sararmış bir halde ayrılığın dipsiz uçurumuna savrulur. nın altın sütunları devrilir. Ümitlerimiz, hasretlerimiz çöker birer birer. Sevgilerimiz cılızlaşır. Her ânın ötesinde berisinde hiçliğin, yokluğun soğuk duvarlarına toslar hayallerimiz. Dağılır, kırılır. Ümitlerimizin yıkıntısı altında kalırız.

Duygularınıza bir sorun ölümü. İstemiyorlar, değil mi? Hiç buluşmamacasına ayrılmayı, ölümün bir daha kavuşmamak oluşunu istemiyorlar.

Ölümü hiçlik, yokluk diye tarif etmiyor duygularımız. İstiyorlar ki, sonsuzluk olsun; ayrılık değil, kavuşmak olsun. Ayrılmamacasına, bitmemecesine kavuşmak olsun.

Sahiden duygularımızın tarif ettiği gibi bir yeni başlangıçsa ömrümüzün bitişi? Sonumuz başlangıcımızsa? Mesela bir çekirdeğin toprakta çürümesi gibi. O zaman her ânımıza sonsuzluk komşu gelir. Herşeyin gelip geçiciliği sonsuz bir okyanusta tatlı bir kıpırtı olur. Şu ânımız bitmezliğin, tükenmezliğin eşiğine yanaşır. Şimdinin daracık duvarlarından pencereler açılır sonsuzluğa, geçmişe, geleceğe. Duygularımız alabildiğince uzanır, zamanın her iki kanadına kök salar. Ve dönüp şu ânı, "şimdi"yi o geniş kanatların içinde saklı bir inci tanesi gibi sever, sonsuzcasına yaşarız şimdilerimizi. Sevgilerimiz gül goncası gibi açılır. Herşeyi, herkesi gelip gidişleriyle, tatlı çalkantıları ile kucaklarız. Kucaklaşırız, kaygısızca. Ebediyetin kollarında salınırız beraberce. Sonsuzu yaşar, cenneti kucaklarız.

Hangisini istersiniz? Her an ölmeyi mi? Yoksa, her anda her zamanı yaşamayı mı?

Evet, sonsuzluğa açız; sonsuzluğa susamışız. Sonsuzluk için var edilmişiz. Ve oraya gönderiliyoruz.

Senai Demirci