« Önceki |

18/1/2007

Sislerin içinde ne güzel ötüyorlar...

İnsanlar ekleniyor hayatına,insanlar eksiliyor,sen bir kalabalıktan bir başka kalabalığa çok da fark etmeden geçiyorsun,birileri senin hayatından çıkıyor sen birilerinin hayatından çıkıyorsun.

İleriye baktığında,geçmişin gölgeleri kaçınılmaz olarak düşüyor geleceğin üstüne,gitmiş olanları hatırladığında gidecek olanları da düşünüyorsun,en yakınından bile uzaklaştırabiliyor insanı bu düşünceler,o da eksilecekmi hayatımdan diye soruyorsun kendine.

"O gitmez" dediğin kaç kişi gitti,asla kopamayacağını sandığın kaç kişiden koptun,hafızanda birer soluk hayalet şimdi onlar ve sen onların hafızasında soluk bir hayaletsin,gelecek,hayatından kimleri soluk hayalete çevirecek.

Geçmişin anıları,geleceğin soruları...

Geleceği bilmek ister miydim?

Hayır,geleceği bilmek istemezdim.

Sevinçler kadar acılar da getireceğini daha yaşamadan biliyorum.

Bunların bir sırası olmadığını da...

Beklenmedik zamanlarda, beklenmedik biçimlerde ortaya çıkacaklarını da...

Koca bir şehrin,sisin ardında tümüyle yok olmasına gülümseyebilirim.

Kış gecelerinde baharların yaşandığı bir hayatın sahibiyim.

Ve bazen, anıları da,soruları da, kendimi de unutup kuşları dinleyebiliyorum.

Sislerin içinde ne güzel ötüyorlar...

14/1/2007

ÇELİŞKİ...




ÖZGÜRLÜKTEN DİKENLİ TELLERE GEÇEBİLEN

BİR ZİHNİYET; NASIL BÜYÜK BİR ÇELİŞKİDİR...

17/11/2006

YALANCI BAHAR...

Kaç baharı gerçek sanıp kandık söylesenize...

Kaçına "Nihayet" hasretle kucak açtık ve ka­çında yanıldık...

Kaç kez ayaz vurmuş dallarımızda filizlerimiz sön­dü.

Yine de uslanmadık.

Yine geveze bir dosta sırlarımızı açar gibi açıldık yalancı bahara...

Yine yanıldık. Peşinden bastıran tipiyle ayıldık.

Ne yapalım ki, dalında patlamayı bekleyen bir to­murcuk gibi susamıştık ilk­yaza... Kaç zaman olmuştu kendimizi güneşin kollarına bırakıp, ormanda yayılan ke­kik kokularıyla sarhoş olmayalı...

Tahmin ediyorduk, üze­rimize katran rengi bir kafes gibi çöken bulutların ardın­da güneşin gülümsediğini...

Daha ilk ışınları deler delmez kafesi, açtık iştahla ruhumu­zun pencerelerini...

Bahar öyle kolay gelmezdi as­lında; biliyorduk; yanlış baharlar­da az mı ayaz yemiştik.

Kaçımız mart güneşine aldanıp açılmış ve kara kafesin ağına düşmüştü yeniden...

Bahar, ilan-ı aşk mevsimiydi; astık aşklarımızı ilan panolarına, sevdalar yasakken daha...

Bahar, barışın mevsimiydi; müjdeledik barışı, silahlar konu­şurken hâlâ...

Söyledik, ancak yazın söylene­cekleri, güneş henüz toprağı ısıtmamışken... cemreler düşmemiş­ken ilkyazın koynuna...

Yalanmış meğer bahar; daha vakti değilmiş, aşkın da barışın da...

Güneşe kananlar, yazı beklerken bahardan oldular; kesildi sesi soluğu, erken öten horozların...

İyisi mi itirafçı olalım; biliyorduk "İşte bahar" derken, ardından gelecek ayazı...

"Yalan bu çıkma" de­mişti temkinliler, tedbirli­ler, "çıkarken üstüne kalın bir şey al"anlar, "başına bir iş gelmesin"den ürkenler...

Ama bahar, olanca işvesiyle sokağa çağırıyordu.

Aşk, ilan panosuna asıl­mayı bekliyordu, barış bir kuş gagasında müjdelenmeyi...

"Erken mi geç mi" he­sabına gelmezdi ikisi de... Peşlerine düşülmeli, ilan edilmeli, müjdelenmeliydiler.

Güneşi görür görmez seranada ve barış türküleri­ne başladık. Vakti gelme­den açıldık, geç kalmadan davranma telaşında...

Erkenmiş.

Kursağımızda kaldı ba­har sevinçleri...

Erken öten horozlar, erken açmış çiçekler, erken doğmuş bebekler gibi kesildik, solduk, öldük.

Yine tedbirliler ulaşacak salimen yaza; biz yakalandık, zalim ayaza...

 

* * *

 

Ama itirafçı olsak da pişman olmadık.

Az da olsa ısındık hiç olmazsa... Vakitsiz de olsa söyledik, söylenmesi gerekeni...

"Bahar yalan mıymış gerçek mi" dinlemedik. Güneşin ilk dokunuşuyla haber verelim dedik, ardından gelecek müjdeyi...

Aşk için erkendi belki; barış henüz uzak...

...ama ikisi de gelecekti nasılsa sonunda...

Hep bildik ki, habercisidir yalancı bahar, sahicisinin...

Bazen vaat, hediyeden de kıymetlidir.

Kesilmeyi göze alıp erken ötmek yeğdir çoğu zaman, susup doğru zamanı kollamaktan...

Sonunda olan yalana kananlara olur, onlar müjdeledikleri şeyi göremeden giderler.

Lakin çoğu buna gönüllüdür.

Güneşe en erken onlar dokunmuşlardır, elbet en erken ya­nan onlar olacaktır.

Belki "İkinci Bahar"ı yaşayanlar bilir kıymetlerini...    

27/10/2006

ömür bir gündür, o da bugündür...

"Şunları bir araya toplayayım.
Bir güzel muhabbet edelim" diye düşündüm.
Mutfak işinden de anlarım.
Donattım sofrayı.
Bayağı uğraştım.
Hepsinin, ayrı ayrı ne yemekten,
ne içmekten hoşlandığını iyi bilirim.
 
Bayağı da para gitti.
Birinin yediğini öbürü yemez.
Ötekinin içtiğini beriki içmez.

Dört kişilik sofra kurdum.
Mumları da yaktım.
Bak hepsi, Erick Satie severdi.
Hatırladım.
Müziği de ayarladım.

Geldiler:
20 yaşında ben,
35 yaşımda ben,
40 yaşımda ben ve
bugünkü ben
dördümüz.

Birden yirmi yaşımı, otuz beş yaşımın karşısına oturttum.
Kırk yaşımın karşısına da, ben geçtim.
Yirmi yaşım, otuz beş yaşımı tutucu buldu.
Kırk yaşım ikisinin de salak olduğunu söyledi.

Yatıştırayım dedim.
"Sen karışma moruk" dediler.
Büyük hır çıktı.
Komşular alttan üstten duvarlara vurdular.
Yirmi yaşım kırk yaşıma bardak attı.
Evin de içine ettiler.
 
Bende kabahat.
Ne çağırıyorsun tanımadığın adamları evine.
 
Ömür dediğin üç gündür,
dün geldi geçti
yarın meçhuldür..
 
O halde ömür dediğin bir gündür,
O da bugündür..


 ALİ POYRAZOĞLU

27/10/2006

bayramın kokusu vardı eskiden...

Eskiden içimi bayan "neydi o eski bayramlar" yazılarından bir tane yazabilecek kadar büyüdüm sayılır artık...
Tuhaf şey:
Çocukluğunuzla aranız açıldıkça, maziyle bağlarınız güçleniyor sanki...
Hayat denilen inişli çıkışlı merdivenden tırmanırken hiç dönüp arkaya bakmıyor insan, orta yaşa erip de inişe geçtiğinde ilk basamakları merak etmeye, özlemeye başlıyor.


Bayramlar, işten ve büyük şehir hayatından kaçmak için birer tatil vesilesi haline geldiğinden beridir eski bayramlar çınlamaya başladı kulağımda...
İlkin sesleriyle... sonra kokularıyla...
Bayramların sesi vardı eskiden...
Sahurda, uykunun en derininde ramazan davulcusunun sesi...
İftarda gümbürtüyle patlayan topun sesi...
Akşam, önce ezanın, sonra radyoda "Allahım sana inandım, sana sığındım" diyen spikerin davudi sesi...
İftar sofrasında açılan ellerin, şükredilen nimetlerin sesi...
Ertesi sabah, ahşap battal radyodan yayılan fasılda cıvıl cıvıl şakıyan cümbüşün, kapıda bahşiş almaya gelmiş davulcuyla mahalle çocuklarının sesi...
Postadan çıkan kartın yaldızlı kapağı açıldığında Noel şarkıları çalmaya başlayan piyanonun sesi...
Öğleden sonra, arsada yeni bayram papuçlarıyla top oynarken annenin pencereden "Oğlum yazık değil mi, yeni aldık daha" diye sızlanan sesi...
Kırılan bir camın ve öfkeli bir evsahibinin elinde patlatılan futbol topunun sesi...


Bayramların kokusu vardı eskiden...
Uyanır uyanmaz, başucunda yeni çift ayakkabının deri kokusu...
Gün ışığıyla evde bayram temizliğinden arkakalan kesif sabun kokusu...
Kahvaltı sonrası, (harçlık öncesi) ana-babanın önce elinde, sonra
yanağında saf limon kolonyası kokusu...
Misafir odasının ortasına konuçlandırılan şekerlikten yayılan dayanılmaz çikolata kokusu...
Sokakta mantar tabancasının barutuyla çatapat kokusu...
Lunaparkta derin bir silindir içinde gürültüyle dönüp duran motorların egzoz kokusu...


Karışırdı kimi zaman o sesler kokulara...
Bayram namazında vaizin huzurlu sesi ile az biraz çorap kokusu...
Öğle yemeğinde anneannenin mantısına damlayan yağın kokusuyla, ortak tepside telaşlı kaşık taarruzunun sesi...
Mümkün mertebe kibar olmamız gereken misafirliklerde büyüklere sunulan kristal likör kadehlerinin şıngıntısıyla, içine rengarenk dolan likörün sesi...
Mezarlıkta sulanmış toprak kokusu ile yüze sürülen ellerin arasından fısıldanan "El fatiha" sesi...
Gece sobada kestane çıtırtısına eşlik eden yanık odun kokusu...
Yıldızlı, asude gecelerde, uykudan önce dedenin bilinmeyen bir dilde dualar üfleyen nefesi ile uzak diyarlardan masallar okuyan sesi..


Dedim ya, bayramların kokusu, sesi vardı eskiden;
... o yıldızlı, asude gece, gökkubbeyi terk etmeden... ebediyen.

CAN DÜNDAR

27/10/2006

umut hep olmalı...

Yaşama küsme hakkınız yoktur.
Neden böylesine mutsuzsunuz ?
Nasıl bu denli karamsar olabiliyorsunuz ?
Belki işinizden memnun değilsiniz,
belki çevrenizden...
Maaşınızı az buluyor,
ya da kendinizi beğenmiyorsunuz...

Oysa...
Öylesine değerlisiniz ki.
Örneğin gözleriniz...
Gözlerinizi kaça satarsınız?
1 trilyon?
2 trilyon?
5 trilyon?
Satarsınız...
İşte zenginsiniz...

Ama...
Bu servetle erişeceğiniz dünyayı görmedikten sonra,
paranın bir değeri var mı?

Ya da derdiniz para değil...
Başarı ve saygınlık.

Size gözlerinizin karşılığında bulunduğunuz şirketin
genel müdürlüğünü verseler kabul eder misiniz?
Cevabınız "Hayır" değil mi?

O halde siz; aslında hem zengin, hem başarılısınız.
Yeter ki,
Allah'ın size verdiği bu değerlerin bilincinde olun.
Bunları görebileceğiniz bir başarı için hayata geçiriniz.
O halde....
ASLA UMUTSUZLUK YOK !

20/10/2006

kasımpatı...

Hiç umutlarınızın bittiğini sandığınız
"tamam, hiç daha kötüsü olmamıştı"
dediğiniz zamanlarınız oldu mu.
Ya da "bittim, mahvoldum" dediğiniz?

Damağınızda acımsı bir tadın hiç geçmediğini;
yüreğinizdeki o mengenenin de
canınızı sıktıkça sıktığını hiç hissettiniz mi?

Yalnızsınızdır.
Savunmasızsınızdır.
Yorgunsunuzdur.

Anlatamaz, anlayamazsınız da.
Gözünüzde bir damla yaş, her an hazırdır akmaya.
Sebepli yada sebepsiz...

Soğuktur elleriniz, belki ısıtacak bir elin olmamasından.
Çirkinsinizdir kendinizce. Aynalara da küs...

Gözlerinizdeki pırıltılar yok oldu, yok olacak gibidir...
Çaresizsinizdir. Sebep çoktur.

Ya parasızsınızdır, ya terkedilmiş, ya hasta.
Aslında yüzlerce ya da’dır sizi bu hale getiren.
Ne zaman geçecek bilmezsiniz.

"umut garibin ekmeği" umarda umarsınız.
Ya çaba?

Oysa hiç gördünüz mü, kim bilir kaç gün olmuş
dalından koparılmış kasımpatlarını?
Hala dimdik, hala ayakta, hala pırıl pırıl.
Koparılmaya inat solmamaya kararlı.

Oysa; aklımız hep güllerdedir, hep lalelerde...
Solmak, kurumak çok kolay.
Oysa dimdik ayakta durabilmek önemli olan.
Yılmamak zorluklardan...

Hayallerden, umutlardan vazgeçmemek asıl olan.

Ne dersiniz denemeye var mısınız kasımpatı olmayı?
Herşeye rağmen, herşeye inat...

17/10/2006

görmesini bilen gözler...

Küçük kız, kendini bildiği günden beri annesinden
büyük bir şefkat görmüş ve ondan duyduğu sözlerle,
pamuk prensesten daha güzel olduğuna inanmıştı.
Ona göre; nur yüzlü ve badem gözlüydü. Bir tanecik
yavrusuydu her zaman. Ama ilk okula başlayınca işler
değişti. Arkadaşları onun hiç de güzel olmadığını, hatta
çirkin bile sayıldığını söylemekteydi. Küçük kız, ilk
önceleri onlara inanmadı çünkü herkes birbirini
kıskanıyordu. Ama bir kaç yılda gerçeklerle yüzleşti.
Annesinin bir pamuğa benzettiği yüzü, çiçek bozuğu
bir cilde sahipti. "Badem" dediği gözleri ise şaşıydı.
Vücudu da bir serviyi andırmıyordu. Demek ki, annesi
onu aldatmış ve yıllar yılı çekinmeden yalan söylemişti.

Genç kızın anne sevgisi, kısa bir süre sonra nefrete
dönüştü. Evlenme çağına gelmiş olmasına rağmen yüzüne
bakan yoktu. Üstelik de gözleri, bütün tedavilere rağmen
düzelmiyordu. Genç kız, doktorların gizlice yaptığı
konuşmalardan kör olacağını anladığında çılgına döndü
ve kendisini hâlâ çocukluk yıllarındaki ifadelerle seven
annesinin bu yalanlarına dayanamayıp evi terk etmeye
karar verdi. Fakat annesi, uzak bir yerde iş bulduğunu
söyleyerek ondan önce davrandı ve kazandığı paraları
bir akrabasına gönderip, kızına bakmasını rica etti.
Genç kız bir süre sonra görmez oldu. Karanlık dünyasıyla
baş başaydı. Bu arada annesini hiç merak etmiyordu.
Yalancıydı annesi, ölse bile bir kayıp sayılmazdı.
Bir gün doktorlar, uygun bir çift göz bulduklarını
söyleyerek kızı ameliyat ettiler.

Ancak o, gözünü açtığında yine aynı yüzü görmekten
korkuyordu. Fakat kör olmak zordu. En azından kimseye
yük olmazdı. Genç kız, ameliyat sonunda aynaya baktığında,
müthiş bir çığlık attı. Karşısında bir dünya güzeli vardı.

Gerçekten de harika bir kızdı gördüğü. Yüzündeki
bozukluklar tamamen kaybolmuştu. Çok kemerli olan
burnu düzelmis, kepçe kulakları normale dönmüş ve
yaban otlarını andıran saçları, dalga dalga olmuştu.
Genç kız, yanındaki yaşlı doktora sevinçle sarılarak:
"Sanki yeniden dünyaya geldim!" dedi. "Yüzümde hiçbir
çirkinlik kalmamış, estetik ameliyatı siz mi yaptınız?"
Yaşlı doktor: "Böyle bir ameliyat yapmadık kızım!."
diye gülümsedi. Annenin bağışladığı gözleri
taktık. Sen, onun gözünden gördün kendini!."



15/10/2006

koku ve ses...

Hayatımız boyunca duyduğunuz bütün sesler arasında en
az tanıdığımız,daha doğrusu hiç tanımadığımız tek ses,
kendi sesimizdir. Başka sesler bize birçok şeyi hatırlattığı
halde kendi sesimiz bize hiçbir şey hatırlatmaz. Sesimiz,
hafızamızda tek bir ışık bile yakmaz.

Kendi sesimiz bize yabancıdır
Kendi kokumuzu da alamayız.
Kokumuz da yabancıdır bize.

Bu kadar yakın olup da sesine ve kokusuna yabancı
olduğumuz tek insan kendimiziz. Belki de bu yüzden
kendimizi tanımayız. Belki de bu yüzden bir başka insanın
sesine ve kokusuna bu kadar çok ihtiyaç duyuyoruz. Belki
de bu yüzden aşık oluyoruz. Belki de, bir başkasının sesini
ve kokusunu kendi sesimizin ve kokumuzun yerine
koymaya, bir başkasının sesini ve kokusunu bir parçamız
gibi hissetmeye aşk diyoruz. Belki de, sevdiğimiz insanın
sesine doğru akıp gitmemiz, aslında kendimize doğru
yaptığımız bir yolculuk.

Kendi sesimize ve kokumuza hafızamızda yer yok.
Biz kendimize yabancıyız.
O yüzden başkalarının sesiyle sevinip, başkalarının sesiyle
acı duyuyoruz.
Aşkı aramak, hep kendi sesimizi, kendi kokumuzu aramak
belki.
Hafızamızda bizi dolaştıracak bir kılavuzu bulmaya
çalışmak.
Terkedildiğimizde duyduğumuz acı, bir parçamızı
kaybetmekten.
Terkettiğimizde ardımızda bıraktığımız keder, terkettiğimiz
insanın sesini ve kokusunu kendimizle birlikte götürerek
geride bıraktığmız boşluktan.

Aşkı yaşarken bunu hiç bitmeyeceğini sanmamız, bize
bağışlanan büyük yanılgı sonucu, aşık olduğumuz insanın
sesini ve kokusunu kendi parçamız sanmamızdan.

Sesler ve kokular olmasa geçmişimiz olmazdı.
Sesler ve kokular olmasa aşklar olmazdı.
Sesler ve kokular olmasa acılar ve sevinçler olmazdı.

Aşk kendimizin sandığımız bir sesin ve kokunun aslında
bize ait olmadığını, bir başkasının sesi ve kokusu olduğunu
anladığımız zaman bitiyor. Yanıldığımız sürece aşığız biz.

Seslerini kokularını istediklerimizin, vücutlarını da
isteyeceğiz. Seni seviyorum dediğimizde, sen benim sesim
ve kokumsun demek isteyeceğiz. Kendi hafızamızda
başkalarının sesleri ve kokularını kılavuz yapıp
dolaşabileceğiz ancak. Kendi geçmişimize ancak
başkalarıyla ulaşabileceğiz.

Hep yanılacağız.
Hep yanılıp yanıldığımız için hep acı çekeceğiz.
Ama sevinçlerimizi de bu yanılgıya borçlu olacağız.
Yanıldığımız sürece seveceğiz.
Sonra yanıldığımızı anlayacağız.
Ve gidip yeniden yanılacağız

Ahmet Altan

11/10/2006

çocuğun duası...

Çocuk, deniz kenarına oturmuş, gözlerini de ilerdeki bir noktaya dikmişti. Belki de bir saattir öylece duruyordu. Onun bu hali, alışveriş için balıkçı sandallarının kıyıya dönmesini bekleyen bir ihtiyarın dikkatini çekti.

Yaşlı adam, seke seke onun yanına gidip:
- "Merhaba delikanlı!." dedi. "Bu gün deniz çok harika değil mi?"

Çocuk, başını çevirmeden:
- "Ama rüzgârlı," dedi. "Topum denize düşünce sürükleyip götürdü."

Adam, çocuğun yanına oturup:
- "Eğer biraz genç olsaydım, yüzüp onu alırdım!." dedi.
"Ama şimdi adım bile atamıyorum."

Çocuk, ona cevap vermedi. Ve kıyıdan uzaklaşan topunu daha iyi görebilmek için, hemen yanındaki tümseğe çıktı.

Yaşlı adam, sakin bir ses tonuyla:
- "Ümidini hiçbir zaman kaybetme!." dedi.
"Bence dua etsen çok iyi olur."

Çocuk, büyük bir sevinçle:
- "Dua etsem topum geri gelir mi?" diye sordu.
"Denize düştüğü yeri bilir mi?"
- "Allah isterse eğer, ona öğretir!." dedi ihtiyar.
"Topun geri gelmese de, duaların sevabı sana yeter."

Çocuk, yaşlı adamın sözlerini biraz düşündükten sonra, her okuduğunda dedesinden bahşiş kopardığı duaları ard arda sıraladı. Daha sonra da, topun dönmesi için Allah'tan yardım istedi. Ama üzüntüsü azalmamıştı. O topa bir sürü para harcamış, bayram parasını bile ona katmıştı. Şimdi artık tek şansı, bazen olduğu gibi, rüzgarın aniden yön değiştirmesiydi. Ama deniz çok büyüktü, topu ise küçücük.

Akşam üstü hava biraz daha sertleşti ve güneş batmak üzereyken sandallar döndü. Çocuk, eve gitmek istemiyordu. Bu yüzden de ihtiyarla birlikte oyalandı. Yaşlı adam, hep aynı balıkçıdan alışveriş yapardı. Sonunda onu bulup:
- "Avınız inşallah iyi geçmiştir!." dedi. "Eğer varsa, birkaç kilo alabilirim."

Sandaldaki adam, bir kova içindeki balıkları gösterip:
- "Zaten ancak o kadarcık tutmuştum," dedi. "Denizde "av" diye bir şey kalmadı."

- "Dua etmeyi denediniz mi?" diye atıldı çocuk. "Ümidinizi sakın kaybetmeyin!. "

Balıkçı için her şey tesadüftü. Bunun için de "rasgele" derlerdi. Ama şimdi bir şey hatırlamıştı. Yıllar yılı unuttuğu bir şeyi. Çocuğun yanaklarını okşarken:
- "Dua ha!." diye mırıldandı. "O zaman tutar mıyım?"
- "Tutamasanız bile, duaların sevabı size yeter," dedi çocuk. "Bunu yeni öğrendim."

Balıkçı, böyle bir sözü ilk defa duyuyordu. Başını ağır ağır sallayarak:
- "Ben de yeni öğrendim!." diye gülümsedi. "Üstelik de küçük bir öğretmenden."

Çocuk, bu sözlerden çok hoşlanmıştı. Artık topun gitmesine üzülmüyordu. Yanındaki yaşlı adam ona bir göz kırparken, balıkçı tekrar sandala yöneldi ve ağların üzerindeki eski örtüyü açtı. Bir top vardı orada. Henüz ıslak olduğundan, ışıl ışıl parıldayan bir futbol topu. Balıkçı, onu çocuğa uzatıp:
- "Öğretmenlerin hakkı hiç ödenmez!." dedi. "Bunu biraz önce denizde buldum!."

Çocuk, rüyada olmalıydı. Hiç beklenmedik şeylerin yaşandığı bir rüya. Aceleyle sağa sola bakındı. Ama her şey gerçekti. Balıkçı da, sandal da, ihtiyar da... Topu ise, işte ellerindeydi. Ona sıkıca sarılıp:
- "Bir daha benden izinsiz gezmek yok!." dedi. "Ya dua etmeseydim ne olurdun?"